Loader

Modern Ortadoğu’nun Siyasi Dönüşümü/ Zahide Tuba Kor- BİSAV Ders Kaydı

Paylaş

Zahide Tuba Kor Hocanın Bilim Sanat Vakfı’nda gerçekleştirmiş olduğu 14 Ekim 2017 tarihli ilk oturumun transkripsiyonudur.

https://youtu.be/A5grp_FE69Q

Transkripsiyon Enes Özbay

 1.Oturum

            Bu derste temel amacımız bugünkü Ortadoğu’yu anlamak ve Ortadoğu’da yaşanan travmaların, çatışmaların, krizlerin temel sebebi olan yüzyıllık hikâyeyi anlamlandırmaktır. Eğer ki bu yüzyıllık hikâyeyi doğru görür ve analiz edebilirsek, sonraki süreçlerde yaşanacaklar önceden çok rahat öngörülebilir hale gelecektir. Bu sebeple temel amacımız hep bugünü ve geleceği anlamaya odaklıdır. Ortadoğu’da siyasi dönüşümler öyle kolay gerçekleşmediler. Hem siyasi dönüşümler hem de toplumsal dönüşümler için bu durum geçerlidir. Bu değişimlerin her biri büyük travmaların ardından gerçekleşti. Dolayısıyla Ortadoğu’da dönüm noktası niteliğindeki savaşları temel alacağız ancak anlatacağımız şey tam olarak savaşlar değildir. Her büyük savaş veya önemli olayın sonraki süreci nasıl değiştirdiğini ve siyasal sistemde ne gibi izler bıraktığını inceleyeceğiz. Ortadoğu gibi kozmopolit yerlerde her bir savaşın sonucu diğer bir savaşın sebebi olmaktadır. Dünya’nın her yerinde bu değişmez bir kuraldır. Bu durum pek çok dünya ülkesinde aynı şekilde işlemektedir. Bu yüzden savaşları önemsiyoruz; Savaşların nasıl bittiği bir sonraki aşamada neler yaşanacağına da ışık tutacak mahiyettedir.

Konuları hafta bazında işleyerek ilerleyeceğiz. İlerleyiş planı aşağıda yer almaktadır:

1.Hafta – İki savaş arası dönem yani I. Dünya savaşı ve -II. Dünya savaşı arası dönemi ele alacağız.

2. Hafta – Filistin meselesi ardından 1948 ve 1956 Arap-İsrail savaşları ve bu savaşların da etkisiyle 1940-50’li yıllar arasında meydana gelen dönüşümleri ele alacağız.

3. Hafta – 1967 ve 1973 Arap-İsrail savaşları üzerinden 1960-70’li yıllardaki dönüşümlerine değineceğiz.

1967/1973 savaşı

1967/1973 savaşı

4. Hafta – İlk üç hafta Mısır eksenli anlatının ardından dördüncü hafta 1979 yılını işleyeceğiz. Bu yıl Ortadoğu için dönüm noktası olan ittifak sistemlerinin değiştiği bir yıldır. Bundan sonra İran ve Irak merkezli bir anlatıya geçiş yaparak İran Devrimi ve Irak Savaşı’nı anlatarak 1980’li yıllara geçiş yapacağız.

5. Hafta – Soğuk Savaş süreci ve 1990’lı yılların Ortadoğu’sunu okuyacağız.

6. Hafta – Körfez Savaşı ve Filistin-İsrail barış süreci altında 2000’li yıllar ile 11 Eylül sürecinde Irak Savaşı’nı ele alacağız.

7. Hafta – “Arap Baharı sürecini, tek tek her bir yılda neler yaşandığını, günümüze ve geleceğe ne gibi etkileri olacak?’ gibi sorulara cevap arayacağız.

Olayları anlamlandırabilmek için egemen güçlerin Ortadoğu üzerindeki hakimiyetlerinin süresini incelememiz gerekir. 17. yüzyıldan itibaren Osmanlı’nın ve dönem dönem de Safevilerin bölgesel hakimiyeti bulunmaktadır. Her ne kadar 20. yüzyılda işgaller görülse de aslında bu işgallerin temelleri 19. yüzyılda atıldı. Bu dönemin ardından ilk defa Cezayir 1830 yılında Fransızlar tarafından hemen arkasından da 1839 yılında bugünkü Yemen’in Aden bölgesi İngilizler tarafından işgal edildi. Yani 1800’lü yıllardan sonra Avrupalı güçlerin bölgeye girişleri başladı ama asıl Ortadoğu’da hâkim oldukları dönem I. Dünya Savaşı’ndan sonrasıdır. Bundan sonra Ortadoğu’da İngiliz ve Fransız hakimiyeti kabaca 1918-1950 yılları arasında devam etti. İngilizler ve Fransızlar bu dönemde Ortadoğu’nun hâkim güçleriydi ancak daha sonra 1955-1956’dan itibaren İngilizler ve Fransızlar geri çekildi ve yerlerine dönemin iki süper gücü Amerika ve Sovyetler Birliği geçti. Bununla birlikte Soğuk Savaş dönemi bittikten sonra bölgede Sovyetler Birliği etkisinin azalmasıyla 1990’lardan itibaren Amerikan hegemonyası yerini aldı. Ardından Ortadoğu’da bu süreçte, Arap Baharı ile bölgede Amerikan hegemonyasının kırıldığı bir dönem başladı.

1798-1802 yılları arasında Napolyon’un gerçekleştirdiği Mısır Seferi 4 yıl gibi kısa bir süre devam etmesine rağmen ilk defa Fransız Devrimi’nin ideolojilerinin ve ruhunun bölgeye girmesiyle devrimin üç temel ilkesi olan özgürlük, kardeşlik ve eşitlik ilkeleri bölgede hayata geçirildi. Aynı zamanda İngilizler, Fransızlar ve diğer Avrupalı devletlerin misyonerlik faaliyetleri yine 1800’lü yıllar ile başladı. Ortadoğu’da faaliyet yürütmeye çalışan İngilizler ve Fransızların dışında Ruslar da Ortodoksların hamiliği görevini üstlenerek bölgede etkin olmaya çalıştı. Almanlar 1870’lerde kendi birliğini sağladıktan sonra bölgeye girmek istedi. Avusturya-Macaristan’da bölgedeki etkinliğini Almanlarla birlikte sağlamaya gayret etti. Dolayısıyla 1800’lü yıllar dış güçlerin bölgeye girmek için birbiri ile rekabet ettikleri ve bu süreçte özellikle misyonerlik faaliyetleri, misyonerlik okulları ile aynı zamanda basın-yayın gazetecilik faaliyetleri ile bölgeye girdikleri bir dönemdir. Ancak o dönemde Ortadoğu hiçbir güç için başlı başına temelde bir öncelik değildir. Aslında bu devletlerin daha büyük bir sömürgecilik rekabetleri vardı. Bu küresel sömürge mücadelelerinde de Ortadoğu coğrafyası büyük öneme sahipti.

Latin Amerika daha önceki süreçte İspanyolların, Portekizlilerin ve birçok gücün sömürgecilik kurduğu alandı. 1800’lü yıllardan itibaren Amerika burayı arka bahçesi ilan ederek Avrupalı güçleri çıkardı. Bundan dolayı burası sömürgecilik alanı olmaktan çıktı. Geriye bir Osmanlı coğrafyası bir de Doğu Asya kaldı. Dünyanın her yeri paylaşılmış halde iken I. Dünya Savaşı’na kadar dünyada paylaşılmamış nadir alanlardan birisi Osmanlı coğrafyasıydı.

Büyük oyunu hiç duydunuz mu? Büyük oyun 1800’lü yıllarda Ruslar ve İngilizler arasında süren bir oyundu. İngilizlerin en büyük sömürgecilik alanı olan Hindistan’ın az yukarısında olan Rusya ile İngilizler arasında süren küresel bir rekabetti. Rusların sıcak denize inme arzusunun yanı sıra İngiliz hakimiyetindeki Hindistan’a inme hayalleri de mevcuttu. Bundan dolayı Rusya tarafından bir hat oluşturularak Orta Asya’dan Afganistan, İran ve Osmanlı coğrafyasına kadar Rusya’nın alt kuşağında bağımsız, resmen bağımsız olmasa da görünüşte bağımsız olan, tarafsız sayılabilecek bir kuşak oluşturulmaya çalışıldı. Rusya yaklaşık olarak yüz elli yıl Osmanlı’yı parçalamak için uğraştı, defalarca kez Osmanlı’yla savaştı. Hatta bir savaşta bugünkü Atatürk Havalimanı’na kadar geldi. Ancak İngilizlerin müdahalesi ile bu topraklardan geri çekilmek zorunda kaldı. İngilizlerin 1800’lü yıllarda politikası Osmanlının parçalanmamasıydı. Eğer Osmanlı parçalanırsa hak iddia eden sadece İngiltere değil, Avrupa’da birçok ülke; Fransa, İtalya, Almanya, Avusturya-Macaristan ve Rusya, Ortadoğu’da Osmanlı üzerinde hak iddia etmek için hazırdı. Eğer bunun önü açılırsa Ortadoğu coğrafyasını paylaşayım derken, Avrupalı güçlerin birbiri ile savaşı başlayacaktı. Bu yüzden İngiltere 1907 yılına kadar devam eden bu büyük oyun bağlamında Rusya ile mücadele ederken Osmanlı’nın birlik ve bütünlüğünü korumak için uğraştı. Rusya defalarca kez Osmanlı’ya saldırdığında sonunda Osmanlı’yı koruyan İngiltere oldu. Ancak 1907 yılına gelindiğinde İngiltere ve Rusya anlaşmaya vardıklarında büyük oyun tarihin tozlu sayfalarına kaldırıldı ve artık İngiltere’nin politikası Osmanlı topraklarını korumaktan uzaklaştı. Asıl dönüşüm ise Osmanlı’nın I. Dünya Savaşı’na girmesiyle birlikte başladı. 1916’da Lloyd George’un İngiliz başbakanı olmasıyla birlikte artık Osmanlı coğrafyasının paylaşılabileceği düşüncesi gün yüzüne çıktı. Aslında bu paylaşım düşüncesinin İngiltere’nin öncelikli stratejisi haline geldiğini söylemek daha doğrudur.

İngiltere için Hindistan yolunun güvenliği hayati bir öneme sahip olması sebebiyle Hindistan’a ulaşımında engel olacak hiçbir gücü karşısında istemedi. Dolayısıyla Osmanlı’nın Akdeniz’deki kritik konumu sebebiyle İngiltere Mısır’ı 1880’lerde işgal etmesine rağmen Osmanlı’ya bağlı kalmasına müsaade etti. Aden’i de işgal ederek buradaki şeyhliklerle antlaşmalar imzalayarak bir himaye rejimine geçti. Bölgede Avrupalı güçlerin her biri, kendi çıkarlarına uygun olan bölgeden partnerler bulmaya veya bölgede halkları etkilemeye çalışarak bir tutunma noktası elde etmeye çabaladılar. Misyonerlik faaliyetleri, gazetecilik basın-yayın faaliyetleri, Arap coğrafyasından veya Osmanlı coğrafyasından Batı’ya eğitim görmeye giden üniversite gençlerini de birer araç olarak kullanmayı hedeflediler. Osmanlı Devleti çökene kadar Arap coğrafyasının kahir ekseriyeti Osmanlı’dan kopma düşüncesinde değildi. Bu dönemde bir Arapçılık akımı ortaya çıksa da 1800’lü yılların sonuna doğru çıkan Türkçülük, Osmanlıcılık, Batıcılık akımları gibi olup daha çok kültürel bir akımdır. Akım çerçevesinde Arap dili, Arapların kültürel uyanışı üzerinden bir hareket söz konusudur. Bunun bağımsız bir ve bütün Arap devletine dönüşme hayaline geçme aşaması Birinci Dünya Savaşı koşullarında başladı. Ancak savaş koşullarında bile Arapların kahir ekseriyeti Osmanlı Devleti’ne bağlı kaldılar.

Günümüzde Ortadoğu coğrafyasının durumunu etkileyen ve güncel problemlerin temel kaynağı Osmanlı’nın bölgeden çekilmesi, İngilizler ve Fransızlar eliyle bölgede keyfi yapıların oluşmasıdır. 1800’lü yıllar boyunca birçok Avrupa ülkesi Ortadoğu’dan pay kapma derdindeydi. Avusturya-Macaristan, İtalya ve Rusya gibi ülkeler bunların başında gelmektedir. Ancak I. Dünya Savaşı’nın sonucu Ortadoğu’nun da kaderini etkiledi. Ortadoğu sadece İngilizlere ve Fransızlara kaldı. Çünkü 1917 yılında Bolşevik Devrimi ile mevcut çarlık Rusya’sı devrildi ve ülke iç savaş içerisine girdi. Dolayısıyla Osmanlı’nın Ortadoğu toprakları ile artık ilgilenemedi. Aynı zamanda yeni Bolşevik Rusya İngilizlerin baş düşmanı oldu. Hatta Anadolu’daki Mustafa Kemal hükümeti ile iş birliği yaptı. İtalyanlar ise Libya’da bir sömürge yönetimi kurdular. Fransızlar; Cezayir, Tunus ve Fas’ın bir kısmında sömürge ve himaye yönetimleri kurdular.

Savaştan sonra nasıl bir Ortadoğu olacak? Bu bölgede birçok devlet yapısı kuruldu. İkinci bir şey daha eklemek gerekirse toprak paylaşımının haricinde Yahudilere verilen bir anavatan sözü vardı. Bu sebepten Birinci Dünya Savaşı’nda verilmiş olan bu taahhüdün sonucunda 1948’de bağımsız İsrail devletinin kurulma vakası mevcuttur. Bu iki olay Ortadoğu’nun dengesini tamamen değiştirdi. Aslında bugün Ortadoğu’da yaşananlar yüzyıl evvel kurulan problemli yapının sonucudur. Bunun sonucunda sonraki dönemlerde Ortadoğu’da meşruiyeti olmayan yapıların kurulması, dayatılması ile defalarca isyanlar yaşandı ama bu isyanlar her seferinde askeri güç kullanılarak bastırıldı. Dolayısıyla her şey çok güzelmiş gibi üstü örtüldü. Askeri kuvvetlerle otoriter rejimler korundu ama bu sistem hiç de sinmiş bir sistem değildir. Yüzyıl sonra da tamamen patlamış hale gelecek. Şunu da belirtmek gerekir ki, bir daha 2010 öncesindeki Ortadoğu’ya geri dönülemeyecek. Şu anda bir sürü dünya gücü, bölgesel ve küresel güçler eski sistemi geri getirmek için statükoyu korumak adına uğraşmaktadırlar. Eski sistemin çöktüğü çok açık bir şekilde görülmektedir. Gelecekte nelerin yaşanacağını bilemiyoruz. Şu anda bunun mücadeleleri yaşanmaya devam etmektedir. Birinci Dünya Savaşı, Avrupa topraklarında yaşandı. Temel savaş alanı Avrupa ve bu savaş hendekler kazılması sebebiyle kilitlenme durumunda kaldı. Bütün bu hendekler, tüneller savaş alanını tıkadı. Karşılıklı olarak ne ittifak güçleri ne itilaf güçleri birbirlerini yenebilecek konumda değillerdi. Bu yüzden kuzeyden, doğudan veya güneyden bu tıkanmaları İtilaf devletlerinin politikası doğrultusunda farklı cepheler açarak aşmak amaç haline geldi. İngilizler Almanya’yı yenemediğine göre Almanların müttefiklerini saf dışı bırakması gerekliydi. Bunun için de Almanya’nın müttefikleri Avusturya-Macaristan, Bulgaristan ve Osmanlı arasından Osmanlı’yı seçti. Eğer ki en zayıf halka Osmanlı yenik düşerse ve onu çökertebilirse Alman İmparatorluğu’nun direncini kırarak savaş sonuna doğru yaklaşmanın ümidindeydiler. Dolayısıyla İngilizler savaş zamanında her bir müttefike farklı taahhütlerde bulundular. İlk olarak Mekke Emiri Şerif Hüseyin’le 1915’te başlayıp 1916’ya kadar devam eden on küsür yazışma mevcuttur. İngiltere 1914’te Osmanlı savaşa girip cihat ilan ettiğinde bundan rahatsızlık duyması sebebiyle Şerif Hüseyin’i Osmanlı’ya karşı bir figüran olarak kullandı.

Osmanlı’nın cihat ilan etmesinden İngilizlerin rahatsız olması ve yeni bir müttefik arayışına girmesinin en temel sebebi Hindistan yoludur. Günümüzde Müslüman nüfusun en yoğun olduğu bölge Hint alt kıtasındadır ve bu bölge I. Dünya Savaşı yıllarında İngiltere’nin hakimiyeti altındaydı. Osmanlı’nın kendi topraklarında cihat ilan etmesiyle İngiltere ve İtilaf Devletleri’ne karşı yapılan mücadelenin önünü almak çok da mümkün değildi. Bu yüzden bu süreçte Türklerin hilafeti gasp ettiklerini ve hilafetin Kureyş kabilesinin yani Arapların hakkı olduğunu güçlü bir şekilde vurgulayarak Müslümanları manipüle ettiler. Bunun yanında Şerif Hüseyin’i desteklemelerinin bir sebebi daha vardı. Aslında Arap yarımadasına İngiltere haricinde hiçbir devletin ilgisi yoktu. Dolayısıyla hilafeti Arap yarımadasına taşıyarak diğer büyük güçlerin ileride nüfuz kuramayacağı bir alana bu gücü yerleştirmek istediler. Çünkü İngilizlerin hesabına göre Almanlar savaşı kazanırsa Osmanlı, Alman sömürgesine dönüşecek veyahut Ruslar İstanbul’u işgal ettiklerinde hilafet Rusların eline geçecekti. Bunun içindir ki hilafeti Arap yarımadasında Kureyş kabilesinden birine vermeyi daha doğru gördüler. Aynı zamanda bu şekilde İngilizler savaş sonunda Araplara bağımsız bir Arap devleti vaat ettiler. İngilizler ve Şerif Hüseyin arasındaki yazışmalarda Şerif Hüseyin’in talebi ‘Mısır’ın güneydoğusundaki Arap coğrafyasında bir Arap devleti kurmak’ şeklindeydi. Ama İngilizler sürekli muğlak konuşarak hiçbir zaman devlet sözü vermedi. Çünkü halihazırda Fransızlarla ve Ruslarla imzalanan antlaşmaları vardı. Gizli antlaşmalarla beraber Ortadoğu’nun aslında konuşulandan başka şekilde paylaşılacağı kararlaştırıldı. Bundan dolayı Şerif Hüseyin’e muğlak sözlerle cevap verdiler. Diğer yandan da Arapların Almanlara kaymasından endişeleri vardı. Araplar Almanlara kayarsa İngilizlerin bütün planları tehlike altına girecekti. Bunun için Araplara bir an önce bağımsızlık vaat ederek kendi yanlarına çekmeyi amaçladılar. Arapları isyan ettirerek Osmanlı’nın diğer cephelerde gücünü dağıtmayı hedeflediler. Bu şekilde Osmanlı’yı yıkıp aslında Almanya’yla savaşlarını bitirmek niyetindeydiler. Bu savaşa girmeden önce aslında İngiltere, savaşın Avusturya Arşidükünün Bosna Hersek’te öldürülmesi gibi çok da önemli görmediği bir sebepten başlaması nedeniyle iki ayda biteceğini düşünüyorlardı. Ancak herkesin düşündüğünün aksine savaş uzadı ve milyonlarca insanın öldüğü Avrupa kentleri yerle bir oldu. Dolayısıyla Osmanlı’yı denklemden çıkartarak savaşı kazanmak temel amaçtı. Bu yüzden savaşın bitmesi için Şerif Hüseyin’e verilen para ve silah temin etme sözü karşılığında isyan etmeleri teminat altına alındı. Ancak yaşanan bu isyanlar Hicaz bölgesinin tamamına bile yayılamadı.

Şerif Hüseyin’in isyanına bölgedeki nüfusu yaklaşık olarak 1.000 ile 2.000 kişi arasında olan bedevi aşiretler de dahil oldu. İşin böyle yürümeyeceği anlaşıldığında İngilizler Osmanlı ile savaşırken esir düşen Osmanlı askerlerini kullanma fikrini geliştirdi. Bu daha ucuz bir yoldu. Çünkü İngiliz askerleri Avrupa’da savaşırken Ortadoğu’ya ayıracağı ekstra askeri gücü yoktu. Dolayısıyla 1916 Haziran’ında başlayan isyanda İngiltere Akabe’yi bir şekilde ele geçirip savaşın kaderinde daha da etkili olmak istedi. Ancak bir sene sonra bile savaşa dair hiçbir ilerleme yoktu. Bu yüzden Araplar Osmanlıya ihanet etti hikayesi bir algı yönetimidir. O dönemde Şerif Hüseyin’e Araplar arasında duyulan büyük bir öfkenin yanı sıra bölgedeki Arapların birçoğu da savaşın sonuna kadar isyan etmediler. Bir diğer algı yönetimi Sykes-Picot Antlaşması’dır. Orijinali aslında Sykes-Picot-Susannah Antlaşmasıdır. Bu antlaşmanın taraflarından birisi de Rusya’dır. Ancak 1917 Bolşevik İhtilâli ile Rusya savaştan çıkıp bu antlaşmanın dışında kalınca Sykes-Picot’a dönüştü. 1916 yılında bu imzalanan antlaşmada İstanbul ve çevresi Rus hakimiyetine girmesi kararlaştırıldı. Yine bu antlaşmada hem Anadolu hem Suriye hem de Lübnan’ın kıyı şeridi Fransa’nın doğrudan sömürgesi olması; Basra, Bağdat ve Basra körfezi kıyılarının da doğrudan İngiltere’nin yönetimine girmesi kararlaştırıldı. Ayrıca bugünkü Filistin coğrafyasında uluslararası bir yönetim kurulması ve dolaylı yoldan İngiliz hakimiyetine bırakılması ile ilgili de kararlar verildi. Bu yönetim tarafsız bir yönetim olacak, dolayısıyla Sykes-Picot Antlaşması içinde ciddi bir değişikliğe gidildiği görülmektedir.

Sykes-Picot Anlaşması’nın Ortadoğu için öngördüğü harita.

Böyle bir haritanın savaş sonunda uygulanması mümkün değildi çünkü en büyük değişim Anadolu coğrafyasında gerçekleşti. Savaştan sonra Millî Mücadele’nin başlamasıyla İtalyan ve Rus nüfuzu altındaki bölgeler temizlendi. Osmanlı Türklerinin kaderini kurtaran asıl şey 1917 yılında Bolşevik İhtilâli oldu. Savaşların toplumların ekonomisi üzerinde yol açtığı olumsuzluklar sebebiyle Çarlık Rusya’sında halk ayaklanmaya başladı ve böylece Bolşevik İhtilali yaşandı. Almanya’nın savaştan çekilme sebeplerinden biri de bu oldu. Almanya savaşı kaybetmemesine rağmen Bulgaristan düştüğü için barış istemek zorunda kaldı. Toplum içerisinde ekonomik sıkıntılar baş göstermesiyle bölgede huzursuzluk had safhaya ulaşmış durumdaydı. Savaşın yol açtığı sıkıntılar Fransa ve İngiltere’de de mevcuttu. Bolşevik ihtilâlin de yardımıyla Anadolu coğrafyasını tekrar kazandık. Millî Mücadeleye para ve silah yardımı bu ihtilal sayesinde geldi.

İngilizlerin Sykes-Picot Antlaşması’ndaki bir diğer değişimi de bugün çok konuştuğumuz Musul’un hakimiyetidir. Yapılan antlaşmayla her ne kadar Musul Fransızlara verilmiş olsa da savaşın sonuna doğru İngiltere petrolden dolayı Fransızlara oynadığı birçok oyunla Fransızları bölgeden çıkarttı. Aynı zamanda İngiltere, Fransızları Suriye’den çıkartmak için de uğraştı ancak bu emelini gerçekleştiremedi.

Günümüz şartlarını daha iyi anlamak için şunu belirtmekte yarar var. Gerekli durumlarda savaş zamanlarında birçok vaat verilmekte, haritalar defalarca çizilmekte ancak hiçbir zaman savaşın sonunda vaat edilen şeyler gerçekleşmemektedir. Genelde bu savaş için de verilen vaatlerin Şerif Hüseyin ile olan yazışmalarda, Sykes-Picot Antlaşması’nda ve Balfour Deklarasyonu’nda olduğu ancak yerine getirilmediği görülmektedir. Ayrıca bazı gizli antlaşmalar veya açık antlaşmalar yoluyla Osmanlı’nın ve Ortadoğu’nun paylaşımı ile ilgili birçok tarafa verilen vaatler bulunmaktadır. Hatta İngiltere İtalya’yı kendi safında savaşa çekmek için Osmanlı’nın parçalanacağını belirtip oradan pay teklif ederek İtalya’yı savaşa çekti. İtalya, Antalya ve bu bölgenin civarını kısa süre işgal etti. İzmir’i işgal etmeye çalıştı ama direniş karşısında dayanamadı ve geri çekildi. İngilizler aslında İtalyanlara bu paylaşımda hiçbir şey vermemek için barış görüşmelerine kadar bir sürü oyun oynadı. Amerika’yı ve Wilson’u İtalyanların üzerine sürdü. Amerika’yı aynı şekilde yine Fransa’nın da üzerine sürdü. Böylelikle Ortadoğu’da kendi alanını genişletti.

Savaştan sonra eski müttefikler birbirlerini yemeye başladı. O dönem Ortadoğu’da da bu yaşandı. Bugünü anlamak açısından şu an kurulan ittifakların da hepsinin geçici olduğunu bilmek gereklidir. Örneğin Esad rejimi Rusya ve İran ile müttefik olmasına rağmen muhalifler bastırıldıktan sonra bunlar birbirlerini yemeyecekler mi? Rusya’nın ve İran’ın vizyonu Suriye’nin vizyonu ile aynı mı? Böyle bir şey söz konusu değildir. Dolayısıyla hiçbir ittifak kalıcı değildir. Mesela Sykes-Picot Antlaşması ile kapalı kapılar ardında Suriye’yi paylaştılar ancak mesele bu kadar basit değildi. Şu anda da paylaşılmaya çalışılıyor ama Birinci Dünya Savaşı’nı özellikle Anadolu coğrafyası bağlamında iyi okursak Anadolu coğrafyası da paylaşılmıştı. Sevr Antlaşması’nda Türklere bırakılan bölge Anadolu’nun iç kısımlarıydı. Geri kalan yerler Ruslar, Fransızlar, Yunanlılar ve İngilizler tarafından paramparça edilmiş haldeydi. Ancak Millî Mücadele’nin başlamasıyla beraber Anadolu’da da kartlar yeniden dağıtılmak zorunda kaldı.
Bundan sonra ne İngiltere ne de Fransa Sykes-Picot Antlaşmasını istemedi. Antlaşmanın tarafları kendi çıkarlarına çok zararlı gördükleri bu antlaşma yüzünden birbirlerini yemeye başladı. Balfour Deklarasyonu da yine savaş şartlarıyla ilgili bir durumdur. 1917 yılına gelindiğinde Rusya savaştan çekildi ve bunun üzerine Amerika’nın savaşa girmesi gerekti. Böylelikle İngiltere savaşı kazanabilecek duruma geldi. Yahudiler kullanılarak onlara bir anavatan vaadiyle savaştaki dengeleri İngiltere kendi lehine değiştirmek istedi. Aynı zamanda ekonomileri çökmek üzere olan İngiltere savaş harcaması için gereken parayı Yahudiler üzerinden karşıladı. Savaş döneminin sonunda Türkiye, İran, Suudi Arabistan ve Kuzey Yemen dışında bütün Ortadoğu coğrafyası himaye, manda veya farklı sömürge yönetimleri altında kaldı.

Sömürge, himaye ve manda birbirinden farklı şeylerdir. İtalya’nın Libya’da, Fransa’nın Cezayir ve Tunus’ta, İngiltere’nin Hindistan’da kurduğu yönetimler sömürge yönetimidir. Tamamen kontrol ve denetim altına alma vakası ise himaye yönetimidir. Himaye yönetimi, ya tek taraflı egemenliği altına alarak ya da işgal ederek iki yolla gerçekleşmektedir. Mısır’ı İngilizler 1882 yılında tek taraflı işgal etti ve Birinci Dünya Savaşı’nda da himayesine aldığını ilan etti. Körfez kıyısındaki şeyhlikler içişlerinde serbestti. Dış politikada ve güvenlikte hami devletin, yani bu vakada İngilizlerin kontrolünde olacak şekilde himaye altındaydı. Dış politikayı da bu nedenle bağımsız üretemezlerdi. Savunmaları da hami devletin, yani İngilizlerin üstündeydi.

Üçüncü yönetim şekli ise manda yönetimidir. Ortadoğu coğrafyasında kalan alanlarda paylaşım mandalar şeklinde oldu. Manda, kendini hâkim gören yönetimin işgal ettiği bölgede belli bir süreye kadar vekalet etmesi durumudur. Aslında bu sömürgeci emperyalizmin yumuşak halidir. Çünkü 1900’lü yıllara geldiğimizde Rusya’da Bolşevik Devrimi oldu ve bundan dolayı emperyalizm karşıtlığı hatırı sayılır ölçüde arttı. Bu süreçte de Amerika’da ‘Wilson Self Determinasyonu’ savunmaya çoktan başlamıştı. Dolayısıyla eski sistem geri getirilemez durumdaydı. Self yani yumuşak bir formda manda yönetimi şeklinde bir şey icat edildi ki Arap coğrafyasının, İngilizler ve Fransızlar tarafından şekillendirilmesi ve suni sınırlar oluşturulması sağlanacaktı.

Birinci Dünya Savaşı ve Millî Mücadele ile Anadolu coğrafyasının sınırı kanla çizilmesine rağmen Ortadoğu coğrafyası cetvelle çizildi. Şu an Ortadoğu’da birkaç yüzyıl sonra ilk defa sınırlar maalesef kan ile çizilme sürecindedir. Önceden çizilen bu sınırlar, müteakip yıllarda birçok problemin; devletlerarası çatışmaların, savaşların, iç savaşların sebebi oldu. Bunun sonucunda yapay devlet sistemleri geldi. Fransız manda yönetimleri tarafından Lübnan, Cezayir ve Suriye’de Cumhuriyet rejimleri kuruldu. İngilizlerin manda yönetimini kurduğu yerlerde ise krallıklar vardı. Bunlar mutlak monarşi ve meşruti monarşi olarak ikiye bölündü. Her bir ülke kendi modelini bölgeye dayattı. Fransızlar cumhuriyet rejimi, İngilizler ise kraliyet rejimi yani parlamenter sistem ile yönetiliyordu. Bu sebeple çoğunlukla kurulan manda yönetimleri mutlak monarşi şeklindeydi.  Bugün hala Ortadoğu’da ve dünyanın başka yerlerinde de bu mücadeleler devam etmektedir. İki başat güç, Amerikalılar ve Ruslar federal yönetim şeklinde örgütlendiler. İlerleyen dönemlerde federalizm sadece Ortadoğu’da değil, Afrika coğrafyası ve başka yerlerde mesela Somali’de konuşulur oldu. Bu yönüyle federalizm hami güçler açısından desteklenir bir siyasi sisteme dönüştü. Benzer süreç yüzyıl evvel Ortadoğu’da da yaşandı ve keyfi yöneticiler atandı. Her bir ülke kendi hukuki, iktisadi ve siyasi sisteminin bir benzerini bu bölgeye dayattı. Ortadoğu hep bu devlet sistemleri ile bilinmektedir. Ancak sosyolojik olarak bakılırsa 1912-1922 yılları arasında o kadar çok isyan oldu ki Arap coğrafyasında her yerde başlayan bu isyanları İngilizler ve Fransızlar bastırmakta zorlandı. Daha sonraki süreçlerde otuzlarda ve kırklarda yeniden isyanlar başladı. İkinci Dünya Savaşı sırasında İngilizler ve Fransızlar buraları tekrar işgal etmek durumunda kaldı. Bu bölgede tarih içerisinde sürekli ayaklanmalar oldu ama bu ayaklanmalar sistemi bozacak şekilde sistemli bir ayaklanma tarzında gerçekleşemedi. Dolayısıyla bu isyanlar daha rahat bastırıldı.

Ortadoğu’nun bir diğer devleti olan Irak, Osmanlı döneminde Şii nüfusunun yoğun olduğu güney bölgesi, kozmopolit yani karışık olan iç bölge ve Kürtlerin yoğunlukta olduğu kuzeydeki Musul vilayeti olmak üzere üç bölgeden oluşan bir vilayetti. Musul da her ne kadar Kürtler yoğunlukta olsa da Türkler ve Hıristiyanlar da vardı. Bu bölgeler coğrafi olarak da birbirinden farklı yapıdaydı. Kuzey dağlık bir bölge, güney düzlük, orta kısımları ise çöldü. Dolayısıyla İngilizler tarih boyunca hiçbir zaman bir araya gelmedi ve bir devlet oluşturmadı. Üç bölgeyi Irak devleti altında bir araya getirdi. Onlara siz Irak’sınız telkinini yaptı. Aslında ne kadar ulus devlet desek de ortada bir ulus devlet yoktu, içlerinde ulusların yaratılması gerekiyordu. Örnek olarak Deyrizor vilayetinin yanındaki Musul vilayetinden pek farkı yoktu. Aslında aşiretler, milletler bakımından birbirlerine benziyorlardı. Bundan dolayı her bir ülkede yeni bir kimlik icat edildi. Iraklılara Babil kökenli Mezopotamya medeniyetlerinin, Mısırlılara da büyük şaşaalı Firavunların soyundan olduklarına dair telkinlerde bulunuldu. Hıristiyan Maruni Lübnanlıların da tarihteki büyük tüccar kavim ve Akdeniz medeniyetinden olan Fenikelilerin devamı oldukları iddia edildi. Türkiye’ye gelince de Anadolu medeniyetleri, Güneş Dil Teorisi, Türk tarih tezleri ortaya atıldı. İran’da Ari ırk üzerinden bir ulusçuluk icat edildi.

20. yüzyılda ortak olan düşünce yeni kimliklerin oluşturulmasıydı. Her bir devletin kendine meşruiyet sağlaması gerekiyordu. Çünkü daha önce bir devlet yapılanmaları yoktu. Her biri tarihteki kadim dönemlere gidip oradan meşruiyet devşirmeye çalıştı. Yakın dönem Osmanlı’yı da her türlü kötülüğün anası ilan ettiler. Çünkü oradan kopup bağımsızlığın gelmesi sebebiyle orası kötülenmeli, sömürgeci ve gerici ithamlarında bulunulmalıydı. Bölgenin durumundan hareketle açıkça söylemek gerekirse bölgedeki tüm etnik unsurların hepsi kendi çıkarlarına baktı ve İslam’ı ikincil derecede önemli olarak gördüler. Birinci derecede Musul petrolü vardı.

Irak hiçbir zaman Kuveyt’le sınırını kabullenmedi. Defalarca Kuveyt’i işgal etmeye çalıştı. Son olarak da 1990 yılında işgale teşebbüs etti ve Körfez savaşı başladı. Günümüze kadar gelen Irak acıları böyle başladı. Aslında bunun kökeni çizilen sınırların tuhaflığında mevcuttur. Bir başka yer Suriye’de de yaşananların hepsi geçmişle alakalıdır. Fransızlar bu bölgede böl-parçala-yönet politikası uyguladılar. Çünkü Arapçılığın en kuvvetli olduğu alan Lübnan ve Suriye’dir. Mısır’ı da ekleyebiliriz ama buralar entelektüel olarak Arapların en güçlü olduğu alanlardı. Buraların kontrol edilebilmesi için güçlü bir Sünni Arapçılık fikri üzerinden böl-parçala-yönet politikası uygulandı.

İngiliz ve Fransızlar Dürziler ve Maruniler’in yaşadığı tarihi Lübnan dağlık bölgesinde önce Lübnan’ı kurmak istediler. Osmanlı’da bu bölge Cebel-i Lübnan olarak bilinirdi ve bu bölgenin Fransızlarla çok yakın bir ilişkisi vardı. Hatta bu bölgedekiler Fransızlara kendilerini yönetmeleri teklifinde de bulundular. Fransa Lübnan’ı kurgularken, Ortadoğu’da kendisine müttefik bir Hıristiyan devlet olarak kurguladı. Bu devlet, Osmanlı’nın tarihi alanında varlık gösteremezdi. Dolayısıyla kuzeydoğu ve güneyindeki hinterlandı da içine kattılar. Burada bu şekilde bir Lübnan devleti oluştu. Sonradan dahil edilen bu bölgede Şii ve Sünni Müslümanlar vardı. Bu alanı Suriye’den alıp Lübnan’a kattılar. Dolayısıyla Lübnan kurulduğundan beri Sünni Araplar hep Suriye ile birleşmek istediler. Maruniler ise hep Fransa’ya müttefik kurmak istediler. Bu yüzden Lübnan’ın kuruluşuna şizofrenik bir doğum denmektedir. Sünni ve Şii gruplar dahil edildiğinde Marunilerin oranı toplamda %30’a, Hıristiyanların oranı ise %50’nin altına indi. Buna rağmen idari sistem Marunilerin üstünlüğü üzerine kuruldu. Dolayısıyla Müslümanların temsilciliklerini hiçbir zaman kabul etmediler. 1958’de ve ardından da 1975’ten 1990’a kadar bugünkü Suriye’deki iç savaşa benzer bir Lübnan iç savaşı yaşandı. Bütün bunların sebebi geçmişte kurgulanmış şekillerden dolayı oldu. Bugünkü Lübnan coğrafyası 18 ayrı irili ufaklı etnik grubu içinde barındırmaktadır. Parçalı bir yapıda bulunduğundan sistem Maruniler üzerine kuruldu. Sistem, içerideki çoğunlukla çatışma haline girdiğinde Fransızlar daimî bir destek ile orayı korudu. Bunun için Müslümanlar da Fransızlara karşı başka güçlere bel bağlamak zorunda kaldı. Lübnan politikasında her grup dışarıdan gelen bir güce bel bağlamak zorundadır. Mesela Sünniler Suriye’ye veya Suudi Arabistan’a, Şiiler İran’a, Hıristiyanlar ise Amerika veya Fransa’ya bakmaktadır. Her biri içerde tek başına bir güç olmadığı için dışarıdaki güçlere bağlanmalıdır. Bu sebeple dışarıdaki güçlerin mücadelesi de Lübnan içine zarar vermektedir. 2005’ten sonra Suriye-Suudi Arabistan, İran-Suudi Arabistan, İsrail-Suriye rekabetleri bunların hepsi ülke içine çatışma olarak yansımaya başladı. Dolayısıyla Lübnan, çoğu zaman istikrarsızlık potansiyeli çok yüksek ve bölgede çıkan çatışmadan ilk etkilenen ülkelerden biri oldu. Ülkenin kendisi bu çatışmalardan uzak olsa bile hamileri nedeniyle bundan etkilenen ülkelerden biri haline gelmektedir.

Hatay 1939 yılında Türkiye’ye katıldı. Suriye’nin kuzeyinde Halep Devleti iç bölgesinde de Şam Devleti kuruldu. Bunlar Sünnileri temsil eden devletlerdi. Güneyinde Dürzi devletçiği, sahil bölgesinde Nusayri-Alevi devletçiği kuruldu. 1924 yılında bunların hepsi birleştirilerek Suriye Devleti oldu. 1946 yılında Suriye bağımsızlığını kazanana kadar burada mezhepler üzerine kurulan devletçikler söz konusuydu. Sünni çoğunlukta Suriye devletçiği, Dürzi devletçiği ve Alevi-Nusayri devletçiği bunların yanınsa bir de Fransız yönetimi vardı. Fransız Yüksek Komiserliği ve bürokratik kadrolarla doğrudan bir Fransız idari yapısı kuruldu. 1946’da Suriye bağımsız olduğunda bir toprak bütünlüğü yoktu. Her ne kadar daha öncesinde Irak’ta üç ayrı vilayetten bir Iraklılık kimliğini çıkarmaya çalışsalar da Suriye’de bunu bile yapamadılar. Mezhepler üzerine kurulan bu devlette bir Suriyelilik bilinci yoktu. Manda yönetimlerinde bağımsızlıklarını yürütecekleri zamana kadar bu devletlerin yetiştirilmesi gerekiyordu ancak Suriye’de bağımsızlık pratiği oluşmadı. Suriye’de, 1946’da bağımsızlık kazanılmasından sonra Arap-İsrail savaşı yenilgisiyle 1949 yılında üç, 1954 yılında da bir askeri darbe yaşadı. Askeri darbeyle kurulan hükümetler bir sene bile dayanamadı ve darbeler peşi sıra geldi. Bizim eski alıştığımız Suriye, istikrara 1970’lerde Esad’ın yumruğuyla kurduğu istihbarat devleti sayesinde kavuştu. Esad’lar başa gelene kadar 13 ayrı askeri darbe yaşandı. Dolayısıyla bu demir yumruğun düşmesinin ardından Suriye’nin bir daha dikiş tutması mümkün gözükmüyor. Çünkü geçmişte de bağımsız bir Suriye devleti yoktu. Fransız mandasında Suriyeliler, mezhepsel kavgalarla birbirlerine düşüp hiçbir zaman bilinç oluşturamadılar.

Batıda Yahudilere bir anavatan öngören güçler, doğuda da Filistin’den kopardıkları bir Ürdün devleti kurdu. 1921-1924 Haşimi ailesinin yani Şerif Hüseyin’in bir oğlunu Ürdün’ün, bir oğlunu Irak’ın başına geçirdiler.  İngilizler bu dönemde kendi aralarında bir siyasi kargaşa içindeydi. İrlandalılar bağımsızlık için mücadele ederek bağımsızlıklarını kazanmışlardı. İngiltere’nin ekonomik yapısı çöktüğünden Ortadoğu’yu en ucuz ve en kolay şekilde yönetmesi gerekliydi. Bu kolaylığı gerçekleştirmek için bir taşla aynı anda birkaç kuş vurmayı sağlayacak bir sistem kurulmalıydı. Ürdün, Irak ve Hicaz’da olmak üzere üç Haşimi ailesinden birini tehdit ederek üçünü dize getirmeyi amaçladılar. Bu ülkelere dışarıdan yöneticiler tayin edilip ülke içerisinde yönetici olmak isteyenler ülkeden sürüldü.

Ürdün Osmanlının az nüfuslu bedevi aşiretlerin yaşadığı çöl bölgesiydi. Burada sınırları çizilmiş ve bölgeleri paylaşılmış bir devlet kurdular. Daha öncesinde buralarda bir sınır olmaması sebebiyle bedevi aşiretler kervanları vurarak sınırlardan gider gelirdi. Ancak paylaşımdan sonra bir bedevi bölgeye giderek taşkınlık yaptığında, Fransız sınırından İngiliz sınırına geçtiği için Fransa ile İngiltere arasında diplomatik bir krize neden oluyordu. Bunun önüne geçmek adına buraya bir yönetici getirerek bedevileri kontrol altına alması ve aşiretleri yola getirmesi amaçlandı. Ürdün’ün kuruluş hikayesi de buna dayanmaktadır. Hatta bunun için Şerif Hüseyin’in oğlu Abdullah seçildi. Bu kişinin şahsiyetsizin teki olduğunu ve kolay satın alınıp kendi işlerinin görüleceğini düşünerek geçici bir çözüm olarak düşündüler. Ancak Ürdün’de kalıcı bir sistem yerleşti. O dönemde şahsiyetsiz ve kolay yönetebileceklerini düşündükleri adamın ülkesi günümüzde Ortadoğu’da önemli ülkelerden biri oldu. Ürdün, İsrail ve İngiltere’nin koruyucu politikaları sayesinde uzun süre ayakta kalabildi. Irak’ta 1958 darbesiyle Haşimi ailesinin devrilmesine rağmen Ürdün sapasağlam ayakta kaldı.

Ürdün idari yapısı, orduları Çerkezlerden oluşan bir ordu ile kuruldu. Halkı bedevi olan Ürdün, bürokrasisini de kuracak durumda olmadığı için dışarıdan getirdi. Filistin’den, Hicaz’dan, Suriye’den gelenler bu kadroları doldurdu. Böylece ordu ve bürokratik yapısını yabancılardan oluşturdu. Bu şekilde oluşmuş bir devlet ile yabancı devletlere muhalefet edememesi bu sistemi bir taşla birkaç kuş vurulan sistemler haline getirdi. 1924 yılında hilafetin kaldırılmasının ardından birkaç gün sonra 1914’ten beri bekleyen Şerif Hüseyin hilafetini ilan etti. İslam coğrafyasında Osmanlı’ya ihanet etmiş hain olarak görülen Şerif Hüseyin’e biat eden kimse olmadı. Çünkü Osmanlı’ya ihanet etmiş hain olarak görüldü. Günümüz Suudi Arabistan’ının kurucusu İbn-i Suud ordularıyla Hicaz’a saldırdığında Şerif Hüseyin bu ordulara karşı İngilizlerin yardımı ile ancak yurt dışına kaçabildi ve bundan birkaç yıl sonra da öldü. Savaş zamanı yapılan ittifaklar, değerler ve görevlerin savaş sonunda boşa çıkması hikayesi Ortadoğu’da çoktur.

Suudi Arabistan’ı incelemek gerekirse 1902-1904 yılları arası Arap yarımadasında aslında yavaş yavaş büyüyerek 20 yıl içinde 1924’e kadar çok fazla genişledi. Bu ilerlemenin sebebi tıpkı günümüzdeki IŞİD gibi benzer bir yapının bu bölgede kurulmasıdır. Bu yapı sayesinde Suudi Arabistan, İngiliz ve Fransız manda yönetimleriyle himaye antlaşmasını imzalayarak ve akabinde de cihat ruhuyla her yeri ele geçirerek genişledi. Müslüman birçok unsura müşrik damgasıyla cihat yapan bu grubun adı İhvan-ı Necd idi. İhvan-ı Necd 1912 yılında kurulduğu için 1928 yılında kurulan İhvan-ı Müslimin ile karıştırmamak elzemdir. İhvan-ı Necd bedevi aşiretlere Vehhabi dini anlayışı tebliğ ederek Vehhabicilik aşılandıktan sonra buradan bir cihat ruhuyla askeri güç oluşturuldu. Nasıl ki IŞİD Musul’u ele geçirdiğinde onları görenler vahşet ve zulümlerinden dolayı kaçtı. İhvan-ı Necd’i görenler de aynı şekilde kaçmaya çalıştı. İngiliz yönetimindeki Irak bölgesine gelene kadar günümüz IŞİD’inin anlayışıyla ilerledi. Aslında İhvan-ı Necd bu bölgeye de girmek istedi ama kimyasal silahlar kullanılarak isyancılar bölgeden temizlendi. Kalanlardan da biat edenler bugünkü Suudi Arabistan’ın kraliyet muhafızları denen grubunun içine katıldı.

Cezayir Fransa’nın bir parçası oldu diyebiliriz. Cezayir, 1830’da işgal edilmesine rağmen bağımsızlık mücadelesinde en kanlı olanıdır. 1954’ten 1962’ye kadar 8 yıl boyunca 1.000.000 insanın öldüğü bir bağımsızlık savaşı yaşandı. Bu kadar kanlı ve vahşi olmasının sebebi Fransızlar tarafından bu bölgenin Fransa’nın bir parçası olarak kabul edilmesidir.

Ortadoğu’nun kenar kuşağındaki Kuveyt, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri gibi yedi emirliğin nasıl oluştuğuna gelirsek bunlar 1880’lerdeki himaye anlaşmalarına dayanmaktadır. İç politikalarında serbest olmalarına rağmen dış politikalarında İngiliz politikasına tabi oldular. O dönemde imzalanan antlaşmaların sonucunda bu devletler oluştu. Ancak bu devletlerin nüfusu birkaç milyon kadar ve kendi başlarına bir devlet oluşturacak durumda değillerdi. Bu imzaladıkları antlaşmalar sayesinde Suud’un İhvan-ı Necd’inden korundular. Bu keyfi yönetimler ve keyfi sınırlardan dolayı meşruiyet krizleri sürekli patlak verdi. Osmanlı’da merkezi bir yönetim bulunmaması ve Arapların bu yönetime alışmış olmaları sebebiyle bölgede doğan merkeziyetçilik düşüncesiyle Arap aşiretleri ayaklandı. Daha öncesinde keskin sınırlar çizilmediğinden dolayı merkeziyetçi bir yapı da yoktu. İki savaş arası dönemde olmak üzere dil üzerinden birliği savunan Araplar, ümmetçilik ve din üzerinden birlik savunanlar ve son olarak da mevcut sınırları kabul edenler şeklinde üç akım oluştu. Bunlar arasında yaşanan mücadelede ancak mevcut çizilen sınırları kabul edenlerin durumu galip geldi. Ne Arap milliyetçiliği ne de ümmetçilik bu durumda galip gelemedi. 1920 ve 1930 yılları hep bunun mücadelesiyle geçti.

Yeni bir bölgesel sistem kurulmasına rağmen yöneticiler, 1950’lerdeki askeri darbelere kadar Osmanlıların okullarında yetişmiş insanlar oldu. Yeni bir sistem kurulmasına rağmen Osmanlı’nın kadroları, yeni Arap yönetimlerinde okumuş yetişmiş insanlar olduğu için 1950’lerde bütün sınırlar, yöneticilerin meşruiyet krizi patlak verene kadar baki kalmaya devam edebildi. Bu meşruiyet krizi hala devam etmektedir. Çünkü daha öncesinde de meşru bir şey olarak algılanmadı. 1800’lerden itibaren Avrupalıların ve Rusların gözünde Osmanlı hasta bir adamdı. Birinci Dünya Savaşı sonundaki paylaşımla birlikte Avrupa’nın Ortadoğu’da gördüğü hasta adam meselesi çözüldü. Birbirleriyle savaşmadan büyük diplomatik hamlelerle bu problemi çözdüler. Ancak geriye kurdukları sistemle tamamen hasta bir Ortadoğu kurdular. Bu hastalıkta bir yüzyıldır hala devam etmektedir.

Önerilen Kitap Listesi
1. David Fromkin / Barışa Son Veren Barış
2. William L. Cleveland / Modern Ortadoğu Tarihi
3. Albert Hourani /Arap Halkları Tarihi
4. Robert Fisk / Büyük Medeniyet Savaşı
5. Mehmet Ali Büyükkara / İhvan’dan Cüheyman’a: Suudi Arabistan ve Vehhabilik
6. Klasik yayınlarından çıkmış Arapların Gözünden Osmanlı Serisi:

7. Kral Abdullah / Neden İsyan Ettik
8. Emir Şekip Arslan / İttihatçı Bir Arap Aydının Hatıraları
9. Zahide Tuba Kor / Ortadoğu’nun Aynası Lübnan

 

Loading

Bunlar da ilginizi çekebilir...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir