Loader

Büyük Felaket Belgesel Tahlili

Paylaş

Muhammed Özkan yazdı.

NEKBE

 النكبة: Büyük felaket

Filistinliler tarafından “Nekbe” olarak tanımlanan kelime ‘felaket’ anlamına gelir.Bu felaket günü, İsrail’in Filistin bölgesini işgaliyle başlar. Belgeselin yapımcı yönetmeni Ravan Damin, bu belgesel serisini günümüzü şekillendiren geçmişteki olayları anlamanın bir yolu olarak ifade eder ve bu belgeselde sürekli dile getirilir.

1799 yılından günümüze kadar Filistin’deki olayları geniş çaplı olarak ele almış olan bu belgesel, bizlere bu tarihi süreci anlatarak aslında şu anki olayların temelini daha iyi anlamamızı sağlamaktadır.

1799 yılında Osmanlıya bağlı Filistin’de bulunan Akka şehrini, Fransız komutan Napolyon Bonapart ,Osmanlıyı yenmek ve şehri ele geçirmek için kuşatma altına aldı. Kendine müttefik arayan Napolyon Yahudilere Fransız himayesinde bir Yahudi devleti kurma imkanını vadetti.

Napolyon’un başarısız olması Yahudileri bu ideallerinden vazgeçirmedi. 40yıl sonra bu hedeflerini İngilizler tarafından Mısır Valisi olarak atanan Muhammed Ali’nin yükselişini engellemek için  kullandılar.

Siyonizm kelimesini ilk defa Avustralyalı yazar ve gazeteci Nathan Birnbaum kullandı. Bir davaya imza olan bu ismi Kudüs’ün Tevrat’ta geçen isimlerinden biri olan Siyon’dan türetmiştir.

“Gelin çok güzel ama başkasıyla evli.”

19. yy’a geldiğimizde yeni bir Yahudilik anlayışı ortaya çıkmaya başladı.  Yeni gelişen Yahudilik anlayışının öncülerinden biri olan Theodor Herzl, 20. yy’ da bir Yahudi devleti kurulmasını istiyordu. Meslektaşı olan Max Nordau bu devletin kurulması için araştırma yapmak üzere Kudüs’e iki haham gönderdi. Hazırlanan raporun son cümleleri şöyleydi. “Gelin çok güzel ama başkasıyla evli.” Hahamlar Filistin’in bu topraklara kök salmış olan Filistin halkıyla evli olduklarını anlamıştı.

Basel’de bu devletin nasıl kurulacağıyla ilgili bir toplantı gerçekleştirildi. Herzl, Yahudi devletinin kurulması için Avrupa devletleri arasında lobicilik faaliyetleri yürütüp devletlerden destek almaya çalışıyordu.

İngilizler bölgede hakimiyetini sürdürmek için Ortadoğu’da bir tampon devleti kurmak istiyordu. Siyonizm destekçisi İngiliz bir politikacı olan Herbert Samuel ise yazmış olduğu raporunda işgal için doğru bir zaman olmadığını belirterek, öncelikle İngiliz himayesinde Yahudi nüfusunun yerleştirilmesiyle yavaş yavaş bölgenin Yahudilere teslim edilmesi fikrini İngilizlere sundu. Rapor İngilizler tarafından onaylanmış ve bu öneri Sykes-Piccot Anlaşması’nda yer bulmuştur. Bu anlaşma Yahudi devletinin kurulmasının önünü açtı. İngilizler 1917’de Filistin’de bir Yahudi devletinin kurulması için karar alarak bunu mektupla Rothschild’e bildirmişti.

Ve 1917 de İngiliz komutan Edmund Allenby bir grup Yahudi askerleriyle beraber Kudüs’ü işgal etti. Aralarında İsrail devletinin ilk başbakanı olacak olan David Ben-Gurion’da vardı.

1919 yılına gelindiğinde Paris Barış Konferansı’nda Arap delegasyonuyla Siyonist delegasyon arasında bir anlaşma oluşturuldu ve Prens Faysal Filistin’de bir Yahudi devleti kurulmasını onayladı. Bunun Arapların bağımsızlığını kazandıkları durumda geçerli olacağını söyledi.

“İngiliz mandası gereken koşulları yerine getirecektir.”

1922 yılında Milletler Cemiyeti yayınladığı bildirisinde Filistin’de İngiliz mandasını resmen kabul etmiş ve Yahudi devletinin kurulması için gereğinin yapılacağını belirtmişti.

İngiliz temsilcisi olarak Siyonist destekçi Herbert Samuel İsrail devletinin kuruluşu için temel şartları sağlayan önemli çalışmalar yaptı. “Kibbutz” adı verilen toplu yaşam alanları kurulmaya başlandı. Bu, Yahudilerin yerleşmesinde ve nüfus artışında aynı zamanda İsrail devletinin kurulmasında önemliydi.

1930 yılına gelindiğinde İngilizlerin propagandası artmaya başladı ve buna karşın Filistinli yerel Müslüman halkının tepkisi de sert oldu.

“Çok vahşiydiler.”

Arap isyanının zirveye çıktığı 1936 yılında İngilizlerin zulümleri de artmaya başladı. Onlarca yerli halk İngilizlerin ağır yaptırımlarına dayanamayarak hayatını kaybetti, onlarca kişi cezaevlerine hapsedildi ve taş ocaklarında çalıştırıldı.

“Umarız idamımız milletimizi uyandırır.”

1920’li yıllarda Filistin’deki Burak ayaklanmasına katılmakla suçlanan 3 Filistinli tutuklanarak idama mahkûm edildi ve son sözleri olarak umarım idamımız milletimizi uyandırır oldu: “Affedilmeyi istemiyoruz. Umarız idamımız milletimizi uyandırır.”

O zamandan bu zamana kadar ne değişti? Aslında çok şey değişti ama Filistinlilerin ve Müslümanların aleyhine bir değişiklik oldu. ‘Uyanışa geçmek için acaba daha kaç Filistinlinin canını feda etmesi gerekiyor?’ sorusunu kendimize sormamız lazım. O zamandan günümüze kadar dökülen Müslüman kanları hala bizi uyandıramıyorsa sorun bizde demektir. Demek ki bizim uykumuz çok ağır…

“…Sizin İngilizlerle ilişkileriniz ne durumda?”

Ben Gurion Arabulucu Musa Alami’ye şöyle diyordu: Biz bu topraklarda güçlüyüz ve İngilizler her dediğimizi yapıyor, sizin İngilizlerle aranız nasıl?

Onlar güçlüydüler, arkalarında emperyalist güçler vardı ama her şeyde olduğu gibi bu gücün ve saltanatın bir ömrü olmalıydı. Umarım bir gün bu zulümde son bulacak ve Allah’ın vaadi yerine gelecek hiç şüphesiz.

Halkın isyanından endişe eden Arap liderler boykotun kaldırılmasını istediler.  Prens Abdullah ve Yemen imamı boykotun sonlandırılması taraftarıydı. Müttefikleri İngiltere’nin bu sorunu çözeceklerine inanıyorlardı. Filistinli liderler Araplardan gelen baskıları kabul ettiler.

Lord  Peel liderliğindeki İngiliz komisyonu 1937 de bir rapor sundu. Bu rapora göre Filistin topraklarının üçte biri İsrail’e, kalan üçte ikisi de Filistinlilere, Kudüs’ten Yafa ’ya kadar olan kısım ise İngiliz mandasına ait olacaktı. Bu öneri tartışmalara neden olsa da İsrail için olumlu bir karardı. Bu eğer olursa Yahudilerin devlet kurmaya elverişli bir imkânı olacaktı.

1936-37 yıllarında ayaklanmalar ve direnişler arttıkça İngilizler yönetimi, yaptırımını o derece sertleştirdi ki adeta direnişin etkisini söndürmek için direnişçi liderleri hedef aldı.  Sıkı yönetim ilan ettikten sonra Yüksek Arap Komitesini lağvetti ve üyelerinden beşini sömürgesi olan Şeyşeller’e sürdü. Hacı Emin Hüseyni ve diğer liderler Lübnan’a kaçtılar. Fakat buna rağmen direnişi bastıramayan İngiliz yönetimi destek güçler istemek zorunda kaldı. Birinci Dünya savaşına katılmış olan komutanlarını desteğe çağırdı.

“Bu aramalara “Kara Bulut” diyorduk.”

İngilizler kadınları camide toplayıp erkekleri evlerde arıyorlardı, tanklar ve uçaklar dolaşıyordu. Buna Filistinli halk tarafından kara bulut deniyordu.

“Siyonizmi şiddetten ayrı tahayyül edemiyorum…”

Siyonist bir örgüt olan Irgun, 1938’de Araplara yönelik saldırılarını artırdı ve bu çok sayıda kişinin hayatına mal oldu. Üç gün peş peşe saldırılar gerçekleştirdi.

“…Onların kendilerine yol gösterecek liderleri yoktu. Planlama ve örgütlenme konusunda eksikler vardı.”

1938’de Abdurrahim Hacı Muhammed liderliğinde direniş düzenli hale gelmeye başladığında, Hacı Muhammed İngilizler tarafından öldürüldü. Başlarında lider olmamasına rağmen halk direnmeye devam ediyordu.

“Yani Siyonistler İslami dernekler mi kurdular?”

Siyonistlerin kurduğu bu dernekler direniş hareketini sabote etmeye çalışıyordu. 1940’lı yıllara kadar 18-40 yaşları arasındaki her on Filistinli erkekten biri ya tutuklanmış ya ölmüş ya da sürgüne mahkûm edilmişti. Böyle devam ettiği sürece direnişi devam ettirecek bir nesil kalmayacaktı. Aslında 1948 yılına gelmeden savaş bitmişti.

Yahudiler istihbarat toplamak için oradaki yerli halkın misafirperverliğini kullandılar. Köyleri nasıl ele geçirecekleri, değerli arazilerin nereler oldukları gibi bilgileri elde etmeye başladılar.

İngilizler 1939’da Yahudilerin sayısına sınırlama getirme kararı aldı. Bu karar Yahudilerin istemeyeceği bir karardı ve İngiliz mandasıyla anlaşmazlıklar ortaya çıkmaya başladı. Yahudi örgütleri İngiliz askerlerine ve karargahlarına saldırılar düzenledi.

Siyonistler bundan sonra Amerika’ya yanaştılar ve İngilizleri yalnız bıraktılar. Devamında 2. Dünya savaşından zaferle çıkan Amerika’nın desteğiyle hareket etmeye başladılar.

İngiliz hükümeti hem Yahudi lobilerin baskısına hem de çevredeki millet ve devletlerin yoğun eleştirisine dayanamadıklarını belirterek 1947’de Filistin’den çekilme kararı aldı.

Filistin’den İngiltere’nin 30 yıl sonra çekilmesiyle artık iş BM’ye kalmıştı. BM, 29 Kasım 1947’de Filistin’in bölünmesi için toplandı. Kudüs uluslararası bölge olmak üzere Filistin ikiye bölünmüştü. Bu Filistin halkı için istenilen bir şey olmasa da Yahudiler için istenilen bir şeydi çünkü amaçları orada resmi olarak tanınan bir devlet kurmaktı. Bu çözüm fikri BM’de oylamaya tutuldu ve kabul edildi. Hiç şüphe yok ki bu kararın alınmasında Amerika’nın müdahalesi vardı. Diplomatlar bunu açıkça ifade ediyordu.

 

“Her atıştan sonra tüfek tutukluk yapıyordu. Bu yüzden her seferinde tüfeği temizlemek gerekiyordu.” 

Arap birliği bu çözüm kararını beğenmedi ve İngilizlerin mandasını kaldıracağını söylemesi üzerine Filistin halkını silahlandırıp direnme kararı aldı. Lakin sayıca az ve şartları da Yahudilerinki kadar iyi değildi.

“…Her saldırıda, nihai bir darbe indirilmeli. Sonucu, evlerin yıkımı ve halkın uzaklaştırılması olmalı.” B. GURİON

Yahudiler etnik temizlik yapmaya kararı verdi. 10 Mart 1948 de ise önemli bir gelişme yaşandı. Plan D’ye geçildi yani Filistinlilerin tahliyesine…

İngilizler Arapları yüzüstü bıraktılar ve Yahudilerin bu yaptıklarına müdahale etmediler. Yahudiler ise onların bıraktığı sistemi devraldılar.

Dikkat çekmek istediğim bir nokta da Yafa bölgesindeki direniş hareketiydi. Burada direnişin başında liderlik eden kişi kadındı ve ismi Muhibe Hurşid’ti. O direnişin sembol ismi olarak beni çok etkiledi.

Biraz araştırma yaptığınızda buna benzer isimlerle karşılaşmanız mümkün çünkü Filistin halkı topraklarını benimsemiş ve

evleri gibi kabul ediyorlar ve ne pahasına olursa olsun asla terk etmeyeceklerdir.

“İsrail diyarındaki Yahudi devletini ilan ediyoruz.” Ben Gurion

15 Mayıs 1948 İngiliz mandasının sona ereceği gündü fakat bu tarih cumartesi gününe yani şabat gününe denk geldiği için Yahudiler devletin kuruluşunun ilanını bir gün öncesine çektiler.

“Amerika Birleşik Devletleri, bu geçici hükümeti yeni İsrail devletinin fiili otoritesi olarak tanımaktadır.”

Amerika, Yahudi devleti diye yazan bir belgeyi düzenleyerek bunun yerine İsrail Devleti olarak belirtti.

İsrail devleti kan ve ateşle kuruldu. Ancak bu Filistinlilerin çektikleri acılar için ne bir başlangıç ne de bir sondu…

“Ebu Nebil, ağlıyorsun. Ağlamamalısın.” demişti. Ben de kuru ekmeği aldım ve onu yedim.”

Filistinliler büyük bir zulümle karşı karşıya kaldılar. Emin olun ki burada yazılanlar dışında görünmeyen, bilinmeyen daha nice zulüm örnekleri var.

“Bazıları biraz un alabilmek için yataklarının içindeki yünleri sattı. O dönem üç yaşında olan küçük erkek kardeşim Ali hastalandı. İlaç temin edemedik. Önemsiz bir hastalıktı ama kardeşim öldü.”

Bu ifadeler bilançonun ne kadar ağır olduğunun en iyi örnekleri olarak düşünüyorum. İsveçli diplomat Kont Folke Bernadotte 1948’de yeni arabulucu olarak görevlendirildi ve o bu zulmün farkındaydı. “Eğer bu masum kurbanların evlerine dönme hakları engellenirse, bu, temel adalet ilkelerine tecavüz olur.”

Onun bu davranışı Siyonist terör örgütlerinin hoşuna gitmedi ve Yahudi terör örgütü Lehi tarafından suikaste uğrayarak öldü.
Birleşmiş Milletler İsrail’in çevresindeki Arap devletleri ateşkes anlaşması yapmaya zorladı ve 1949 yılında anlaşmalar sağlandı.

“Filistin’in bütün izlerini silin, Filistin isimlerini, İbranice isimlerle değiştirin.”

Ben Gurion’un talimatı üzerine Filistin’e dair hiçbir şey ortada bırakmadılar ve herkes bir senede Filistin gündemini unuttu. Bunda İsrail medyasının payı çok büyük ebette. Çünkü bu terörist sömürgecilerin yaptığı en iyi şey yaptıkları zulmü örtmeye çalışmak ve kendilerini hep temizmiş gibi göstermek.  Bunu çok iyi yapıyorlar.

“Vatanseverlik, şimdiki liderlerimizin ceplerini ilgilendiriyor. Onlar, yüksek binalar inşa ediyorlar ve şölenlere gidiyorlar. Çocuklarının düğünlerine binlerce dinar harcıyorlar.” Hüsnü Muhammed Semada

“1948’ten beri, 60 yıldan fazla oldu. Evet hayattayım. Ama ölü bir adam gibi yaşıyorum. Evsiz, vatansız ve güçsüz. Mutsuzum. Benim 60 yıllık mutsuzluğum zulüm değil mi?”   Ömer Natur Filistinli Mülteci

Benim 60 yıllık mutsuzluğum zulüm değil mi? Bu cümle beni bu belgeselde çok etkileyen cümlelerden biri. Siyonistler ne yaparsa yapsın kendilerini ne kadar masum gösterse de, arşivleri ne kadar yok etmeye çalışsa da bu söz her şeyi anlamakta ve bütün belgeselin özetini veren bir cümle bana göre.

Filistinli bir film yapımcısı olan Ravan Damin’in hazırlamış olduğu bu belgesel yapımını sizlere tahlil etmeye çalıştım ve anladıklarımı, en çok da beni etkileyen kısımları aklımda kaldığı kadarıyla sizlere sunmaya gayret ettim. Umarım sizler için yararlı olur. Filistin özgürlüğüne tekrar kavuştuğunda, özgür Kudüs’te görüşmek üzere.

Loading

Bunlar da ilginizi çekebilir...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir